Karanlık bir odada oturduğunda, sessizlik çoğu zaman en gürültülü şeydir. Tam o an, zihnin konuşmaya başlar.Korkular, saklandıkları köşeden çıkıp yaklaşırlar.
Karanlık bir odada oturduğunda, sessizlik çoğu zaman en gürültülü şeydir. Çünkü tam o an, zihnin konuşmaya başlar. Korkular, saklandıkları köşelerden çıkıp yaklaşırlar. Adımlarını duyarsın ama yüzlerini göremezsin. Bilinmezlik, onların en sevdiği maskedir.
Her insan kendi gölgeleriyle yaşar. Kimisi başarısızlıktan korkar, kimisi yalnızlıktan. Bazıları kaybetmekten, bazıları ise hiç kazanamamaktan. Arthur Schopenhauer, "İnsan hayatı, sürekli tatmin edilmesi gereken istekler ve kaçınılması gereken korkular arasında gidip gelir," der. İsteklerimiz kadar korkularımız da bizi yönetir.
Bir zamanlar, sürekli erteleyen bir adam vardı. Karar vermesi gereken her an, içindeki sesler ona fısıldardı: Ya başarısız olursan? Ya dalga geçerlerse? Ya yeterince iyi değilsen? Böylece hiçbir şey yapmamak, onun için en güvenli yol oldu. Fakat bir gün, rüyasında gölgelerle dolu bir ormanda kayboldu. Ormanda ilerledikçe, ağaçların arasından beliren büyük bir canavar ona seslendi:
— Ben senin korkularınım. Ne kadar benden kaçarsan, o kadar büyürüm.
Adam, kaçmaya çalıştı ama her adım attığında canavar da büyüdü. Dizlerinin üzerine çöktü, artık kaçacak yeri kalmamıştı. İşte o an anladı: Kaçmak, korkularını besliyordu.
Nietzsche'nin dediği gibi, 'Kendi içindeki canavarlarla savaşan kişi, canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir.' Çünkü bazen, bir şeyle savaşırken ona benzeyerek kaybederiz. Korkularımızla savaşırken, onların yöntemlerini benimsersek, farkına varmadan biz de o korkuların bir parçası oluruz. Zincirler bazen bileklerde değil, insanın değişen doğasında saklıdır.
Ertesi sabah adam uyandığında bir karar verdi. Korkularına karşı koymayacaktı; onlarla dans edecekti. Çünkü anladı ki gerçek cesaret, korkunun olmaması değil, onunla yaşamayı öğrenmekti.