Birinin kederi, diğerine sızar. Birinin kibri, başka birinin ruhunu kemirir. Fakat bazıları bu bağları öylesine sıkı kurar ki, kendi benliğini kaybeder.
Bazen bir odanın içinde otururken, etrafında insanlar varken bile kendini görünmez hissedersin. Sesler yükselir, kahkahalar havada yankılanır, ama sen bir boşlukta asılı kalmışsın gibi olursun. Gün biter, geriye bir yorgunluk kalır, ama bu sadece bedensel bir yorgunluk değildir—ruhun da taş gibi ağırdır. Peki, bu ağırlık gerçekten sana mı ait, yoksa başkalarının bıraktığı gölgeler mi sırtına çökmüş?
Arthur Schopenhauer, "Başkalarının düşüncelerini bir sünger gibi emenler, en sonunda kendi benliklerinden geriye ne kaldığını sorgulamak zorunda kalır," der. Bir odadan diğerine geçerken, konuştuğun her insan sana görünmez bir şey bırakır. Kimi seni besler, kimi senden bir şeyler koparıp götürür. Bazen farkında bile olmadan başkalarının mutsuzluğunu, öfkesini, hüsranını içimize çekeriz. Sonra kendi ruhumuzun neden paramparça hissettiğini anlamayız.
Bunu hiç fark ettin mi? Bir insanla konuştuğunda, onun enerjisini kendi içine çektiğin anları? Biri gözlerinin içine baktığında, orada gördüğün karanlığın senin içine de sinsice sızdığı zamanları? Birinin anlamsız bir öfkesi, bir başkasının umursamazlığı, bir diğerinin umutsuzluğu… Ve sen, bütün bunların ortasında, hangi duyguların sana ait olduğunu unutur hale geliyorsun.
Carl Jung’un "Kollektif bilinçdışı" dediği şey tam da budur. Hepimiz görünmez iplerle birbirimize bağlıyız. Birinin kederi, diğerine sızar. Birinin kibri, başka birinin ruhunu kemirir. Fakat bazıları bu bağları öylesine sıkı kurar ki, kendi benliğini kaybeder. Kendi düşüncesi var mı, yoksa başkalarının düşüncelerini mi tekrar ediyor? Gerçekten mutlu mu, yoksa mutluluk maskesinin ardında eziliyor mu?
Bazen, başkalarının ruh hallerinin bizimkine sızmasını engelleyemeyiz. Fakat farkında olmadan içine çekildiğimiz her his, her öfke, her hayal kırıklığı bizi kendimizden biraz daha uzaklaştırır. Bir sabah uyanırsın ve aynaya bakarsın—ama orada gerçekten sen var mısın?
Epiktetos şöyle der: “Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü seni ilgilendirmez; önemli olan, senin kim olduğundur.” Ama işte sorun da bu ya, başkalarının ağırlığını sırtımızda taşırken, gerçekten kim olduğumuzu nasıl hatırlarız?
✔ Fark Et: Kimlerle vakit geçirdikten sonra kendini yorgun hissediyorsun? Kimlerle konuştuğunda, sanki içindeki ışık biraz daha sönüyor? Bunları fark et.
✔ Arın: Ruhuna yapışan şeyleri temizlemek için yalnız kalmayı öğren. Sessizlik içinde kendi sesini duyabilmek, bazen hayatta yapabileceğin en büyük devrimdir.
✔ Sınır Çiz: Her şeyi hissetmek zorunda değilsin. Başkalarının öfkesi, onların meselesidir; senin değil. Başkalarının mutsuzluğu, onların yolculuğudur; senin yükün değil.
Kaybolmuş hissetmek, bazen sadece çok fazla duygu ve düşünceyle dolup taşmaktır. Başkalarının hislerini taşıdıkça, kendi ruhunun ağırlığını unutursun. Ama unutma sen, başkalarının sana bıraktığı tortular değilsin. Sen, kendini arayan bir ruhsun. Ve bu arayışta, kendi ışığını unutma. Çünkü bazen, kaybolduğumuz yerde en değerli cevherlerimizi buluruz.