Öyle bir dünya ki burası, kim olduğunu unutmak kolay, kendini başkalarının gözünde görmek bir tür hayatta kalma stratejisi gibi sunuluyor.
Bir insanın kimliğini çözmek bazen suskunluğunun içinde gizlidir, bazen de o insanı, tam kalabalığın ortasında fark edersiniz. Herkes çok konuşur, ama sözlerin ardında hangi düşüncelerin saklandığını, kımıldamayan bir bakış, gölgede kalmış bir gülümseme ya da bir anlık şaşkınlıkla anlamak mümkün olur. Peki, çok sesli bir toplumun ortasında, her yüzünde farklı bir maskeyle dolaşan bu insanlar nereye gidiyor?
Manevi derinliğin zirveye çıktığı, ibadetin, dua ve niyazın doruk noktasına ulaştığı bir gece. Bu geceyi gerçekten hissedenler elbette var, fakat kalabalığın çoğu, ruhunu değil, kamerayı çevirmiş gibi geliyor. Sosyal medyada paylaşılacak bir kaç saniyelik videolar, filtrelenmiş fotoğraflar ve sahte bir dinginlik... Maneviyattan çok, “İşte oradaydım” demenin peşinden koşan bir kalabalık.
Gösteri toplumunun dışında kalan gerçeklik...
Fransız filozof Guy Debord, “Gösteri Toplumu”nda, modern dünya insanının giderek bir görünüşten ibaret olduğunu vurgular. Gerçek deneyimlerin yerini, izlenmek için yaşanılan yapay deneyimler almıştır. Bir anlamda, insanlar artık bir “yansımaya” dönüşmüş, kendilerini gerçekten kim olduklarıyla değil, nasıl görünmek istiyorlarsa o şekilde sunmaya başlamışlardır. Görünen bu sahne de bunun yalın bir yansımasıydı. Bazen düşünürsün: Gerçekten şöyle bir an durup, kalbinin derinliklerine bakabilen kimse kaldı mı?
Maskenin ardındaki sahte kimlikler...
Her durumdan fırsat çıkaran, manevi bir gecede bile kızarmayan yüzlerle gösteri yapan bu insanların ortak bir yönü vardı: Hiçliklerini gizlemek için her şeyi göstermek zorunda kalıyorlardı. Bu tiplerin, farklı ortamlarda farklı rollere bürünüp, çıkarını koruma konusunda uzmanlaştığını görmek belki seni de rahatsız etmiştir! Gerçek olmayan şeylere böylesine yapışmak, Nietzsche’nin şu sözünü akla getiriyor: “Kendi gerçekliğinizle yüzleşmekten korkuyorsanız, kaçacak sahte bir dünya yaratırsınız.”
Bu sahte dünyaların bir parçası olmayı reddetmek çok daha cesaret isteyen bir yol. Başkalarının gözünde bir imaj yaratmak yerine, kendi kimliğine yönelmek, o kaçış yollarından uzaklaşmak demektir. Peki ya bunu yapamayanlar? Kendilerini olmadıkları bir şey gibi sunarken, çıkar ilişkileri ve yanıltıcı davranışlarla bir toplumu çökertebilecek kadar etkili hale gelmezler mi?
Menfaat ilişkileri ve sahte dayanışmalar...
Menfaat üzerine kurulan bu sahte dayanışmalar, uzun vadede kimseyi kurtarmaz. Bu insanlar, çıkar çatışması ortaya çıktığında birbirlerini de ilk fırsatta satmaya hazır durumdadır. Dost görünürler ama sadece kendi menfaatlerine hizmet ederler. Machiavelli’nin “Amaç, aracı meşrulaştırır” sözü, bu tiplerin ahlaki çizgilerini kaybettikleri noktada, neyi neden yaptıklarını da çok iyi özetler. Ama ya ahlaki çizgileri olmayan bir topluluk nereye varabilir ki?
Öyle bir dünya ki burası, kim olduğunu unutmak kolay, kendini başkalarının gözünde görmek bir tür hayatta kalma stratejisi gibi sunuluyor. Ama asıl mesele hiçbir zaman başkalarının seni nasıl gördüğü değil, senin kendine hangi pencereden baktığın. Hikâyenin sonunda, önemli olan senin nereye ait olduğun, ne hissettiğin ya da kim olduğun. Çünkü kimliğin, kalabalıklarda nasıl göründüğünden değil, yalnızken kendine ne dediğinden inşa edilir. İşte gerçek yolculuk da burada başlar – kendine giden o ince ve sessiz patikada…