Hepimiz mutluluk peşindeyiz, ki bu en doğal hakkımız. Ancak mutluluğu bekliyoruz, ulaşmak için kurallar koyuyoruz: Şöyle olursa çok mutlu olurum… Böylece yaşadığımız sürece odaklanmak yerine, sadece sonuca bakıyor ve anlık hazzı mutlulukla karıştırıyoruz.
Kapitalist sistem de bu düşünceyi destekliyor. Renk renk çantalar, çeşit çeşit kıyafetler… “Kendini mutlu etmek senin de hakkın, al, yap, koş” mesajları her yerde. Mutluluk için yapılacaklar listesi çarşaf çarşaf önümüze seriliyor. Şunu yaparsan mutlu olursun naraları her yerde yankılanıyor. Hep bir koşuşturma hali… Mutluluk, yakalanması gereken bir şeymiş gibi…
Mutlu olmak için hep bir şeylerin olması gerektiği düşüncesi öyle hâkim ki… Artık çiçeklerin açtığını görmüyoruz, yıldız kaymıyor dilek tutmuyoruz çünkü yüzümüzü gökyüzüne çevirmiyoruz. Ve asıl acı olan, bunların eksikliğini bile hissetmiyoruz. “Kar yağdı, ağaçlar çiçek açmıştı, tüh üşüyecekler!” diyen kaç kişiyiz?
Hep bir yere vardığımızda, bir şey aldığımızda mutlu olacağımızı sanıyoruz. Sosyal medyanın etkisi de büyük. Büyük sofralar görüyoruz, özeniyoruz, ama kendi soframızdaki lütfu fark etmiyoruz. Peki, mutluluk gerçekten sonuçla mı alakalı? Yoksa süreçte yaşadığımız duygu harmonisinin bir yan ürünü mü? Mutluluk sadece bir amaç uğruna ilerlemek, emek vermek mi? Mutlu olmak için hep bir şeylerin olması mı gerekiyor?
Bir sabah uyandığımızda, pencereden dışarı hayranlıkla bakmamızı, içimizin huzurla dolmasını, mutluluğun her zerremize nüfuz etmesini kim engelliyor sizce?
Maddesel kısımdaki mutluluk beklentisini yönetmek diğer kısımlarla kıyaslandığında daha kolay olabilir. İhtiyaç odaklı alışveriş yapıp, ara ara istek seviyesinde seçimler yaptığımızda durumu dengeleyebiliriz. Çünkü biliriz ki o çok istediğimiz kıyafet, dolabımıza girdiği anda artık eskidir. Ona duyduğumuz heyecan, zamanla kaybolur. Bunu sürekli deneyimleyip, fark ettiğimizde ve getirdiği anlık duygu için, kâr zarar hesabı yaptığımızda gerçekliğe dönmemiz kaçınılmaz olur.
İlişkiler açısından baktığımızda ise “Hep mutlu etmeliyim” ya da “Hep mutlu edilmeliyim” düşüncesinin kulağa hoş geldiğinin farkındayım ama ‘’Gerçekçi mi?’’ burayı sorgulamak gerektiği kanaatindeyim. Hayat iniş çıkışlarla doludur. Bazen sorunlarla karşılaşır ve çözümler üretiriz. Ancak bu süreçte sadece “Eyvah, mutsuzum!” kısmına odaklanırsak, ilişkiden kaçma ve bağ kurmama ihtimalimizi artırırız.
Mutluluk, hayatla kurduğumuz bağla ilgilidir. Onu görmek için baktığımız camın temiz olması gerekir. Biliyorum, bazen başkaları o camı kirletir, üzerine çamur atar, önüne engeller koyar… İşte tam da burada bize görev düşer: O camı temizlemek de, yeni bir pencere açmak da bizim elimizde. Kolay olduğunu söylemiyorum. Ama hayat, kirli pencerelerden bakılmayacak kadar güzel ve kısa, bunu biliyorum.
Ve bazen o camı kendimiz kirletiriz. Başkalarının kusurlarına odaklanarak… “Falanca ne çirkin giyinmiş!” dediğimiz anda, camımıza bir leke daha ekleriz. Peki, bu cümleden sonra mutlu olmamız mümkün olur mu sizce? Ah, keşke farklılıkları kusur olarak değil, zenginlik olarak görebilsek… O zaman hayat daha bal börek olmaz mıydı?
Hepimiz zaman zaman bu hatalara düşüyoruz, farklı yerlerde, farklı zamanlarda… Ama belki de bahar yaklaşırken bir bahar temizliği yapmanın tam vaktidir.
Olmasın mı hayata baktığımız penceremiz pırıl pırıl?
Güneşin yüzümüze doğduğu ve bunu kalpten hissedebileceğimiz bir hafta diliyorum.