1959 yılı Ramazan ayı kış mevsimine yani şubat ayına denk gelmiş.  Hicri takvimin Miladi takvimden 10 gün eksik olması sebebiyle, her yılın ramazan ayı da doğaldır ki bir önceki yıla göre 10 gün evvel başlıyor.

1959 yılı benim gerçek doğum yılım. Doğaldır ki o kış mevsimi ve ondan sonraki 8-10 yıl boyunca henüz çocuk olduğum için dinimize göre, oruç tutmaktan muaftım. Daha sonraki gençlik yıllarımın başında artık yavaş yavaş yaz mevsimine gelen oruç ayları, benim de ilk oruçlarımı tuttuğum zamanlardı.

1970’li yılların sonlarına doğru yaz sıcaklarına denk gelmişti Ramazan ayı. O sıcakta bir yandan el oraklarıyla ekin biçer ama oruçlarımızı da hiç aksatmadan tutardık.  1980’lerin başından itibaren görevimin İzmir’de oluşu sebebiyle İzmir’in o sıcağında oruçlarımı hiç aksatmadan tutmuştum. Neredeyse on altı saati bulan oruçlu günlerimiz olmuştu.

1990’lı yılların başından itibaren tekrar kış mevsimine rast geldi Ramazan ayı. O yıllarda Amasya’nın Merzifon ilçesinde görevliydim. Benim ve ailem için çok güzel yıllardı o yıllar. Çocuklarım okuyor, ben işime gidiyorum, eşim de ev işleriyle meşgul oluyordu. Ramazan ayları da çok huzurlu ve mutlulukla dolu geçerdi Merzifon’da...

Sevdiklerimizin çoğu da hala yaşıyorlardı o tarihlerde.  Bayram zamanlarında köye gideceğimiz o günleri iple çeker, neşe dolardık günlerce, haftalarca, aylarca...

 Yurdumuzun batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine insanlarının inançları ve gelenekleri sebebiyle ortak noktalarının bulunması zaten bir millet oluşumuzun gereğiydi. Her yerin Ramazan ayı lezzeti çok farklı çeşniler sunsa da damağımıza,  yüreğimize Müslüman Türk milletinin sevgisi, dolardı hep. Hala da dolmaya devam ediyor çok şükür.

1998 yılında kendi ilim olan Konya’ya tayin oldum. 2010 yılından itibaren yine yaz mevsimine denk gelen bir Ramazan ayı yaşamaya başladık. Bunları yazmamdaki sebep, ben şu anda 66 yaşındayım ve benim yaşımda olanlar, üç kere kış dönemi, iki kere de yaz dönemine denk gelen Ramazan ayını yaşadılar.

Hem yaz mevsiminin uzun yaz günlerinde hem de kış mevsiminin kısa günlerinde oruçlarımızı tutmuş oluyoruz. Şu an içinde bulunduğumuz Ramazan ayı da yine kış mevsiminde yaşanıyor. Benim yaşımdaki bir insanın ömrü boyunca yaşanabileceği son kış mevsimi yaşanıyor artık... Sekiz on yıl sonra yeniden yaz mevsimine doğru giden bir Ramazan ayı yaşanmaya başlanacak. Bizler yaşımız itibariyle bir kış mevsiminde daha muhtemelen oruç tutamayacağız bundan sonra...

Yaptığımız, yapamadığımız ibadetlerin hesabının sorulacağı bir mekâna gitmiş ve orada hesap veriyor durumunda olacağız. Allah hakkımızda hayırlısını versin inşallah.

Demem o ki; sözleri Orhan Arıtan’a bestesi Selahattin Altınbaş’a ait olan şu şarkıya tam olarak uyuyor ahvalimiz...

“Ömrümüzün son demi son baharıdır artık.

Mâziye bir bakıver neler neler bıraktık?

Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık,

Mâziye bir bakıver neler neler bıraktık?”

Kimsenin kimseye bir hesap verme durumu yok. İnanç meselelerinde hesabı ancak Yüce Allah soracak bizden. Ancak, bir toplum içinde yaşıyor olmamızın da çok büyük sorumlulukları var.

Yeryüzünde yaşayan bütün insanların birbirlerinden farklı karakteristik özellikleri vardır. Hem doğuştan gelen özellikleri vardır hem de İçine doğdukları aileler farklı, mahaller farklı, yaşadıkları, doğup büyüdükleri çevreler farklıdır... Aldıkları eğitim dahi farklı mecralardan farklı öğreticilerden geliyor. Farklı şeylere inananlar elbette bu toplum içinde mevcut olacaktır.

Kimsenin kimseye inanç konusunda bir baskı, bir empoze etme hakkı da yok, yetkisi de... Ancak kişi, ister inanç temelinde isterse başka konularda olsun, bir vatandaş olarak bir bilgi edinme talebinde bulunursa bu ihtiyaç, çeşitli merciler ve kişilerce karşılanabilir. Devlet gücü de buna fırsat vermeli denetlemek şartıyla , vatandaşının bu ihtiyacı karşılanmalıdır.

Devlet, elindeki gücü toplumun menfaatlerine yönelik olarak kullanmalı, kimsenin kimseye herhangi bir konuda baskı yapmasına müsaade etmemeli ve kendi yapısını da elbette korumaya yönelik tedbirler almalıdır. Ancak bunu yaparken de  en tabi insan hakkını, adaleti ve eşitliği kullanarak yapmalıdır.

Kanunlar önünde kimsenin diğerine karşı bir üstünlüğü yoktur. Devlet, kanunları koyarken ve uygularken her vatandaşına eşit davranmalıdır.

Vatandaşlar da devletin koyduğu kurallara uymalı, torpil gibi, rüşvet gibi, herhangi bir konuda işinin görülmesi için araya adam sokma girişimleri gibi durumlardan uzak durmalı, devletten beklediği adaleti, öncelikle kendi içinde uygulamalıdır.

Her bir fert başkasından beklediği iyilikleri, güzellikleri öncelikle kendi içinde yaşamalı ve karşısındakine yaşatmalıdır.

Trafikte olsun diğer toplu hizmet alanlarında olsun herkes kendi menfaati üzerine hareket edilmesi beklentisi içinde olduğu için sabırsız ve adaletsiz bir şekilde davranış gösteriyor ve hiç istenmeyen hareketlerin tarafı olabiliyor.

Örnek olarak; düzenli akan bir trafikte ya da kesintiye uğramış bir yolda zikzaklar çizip bir araç öne geçme çabası, yüzde yüz inanıyorum ki ‘kul hakkı’dır. Böyle yaparak helalleşemeyeceğimiz bir işin içine niçin girelim ki?

Oruç ve diğer bütün ibadetler yani din, bizim bu hallerimizi düzene koyma amaçlı kurumlardır. 

Artık ihtiraslarımızı, kıskançlıklarımızı, menfaatlerimizi başkalarının zararına olacak, toplum düzenini bozacak bir halden, yaşamımızı, topluma faydalı bir hale getirme sorumluluğumuzun gereği olacak düzenli bir hale sokalım diyor, hayırlı Ramazanlar diliyorum.