Uçsuz bucaksız gökyüzüne kanat açacakken, ayaklarındaki ağırlıklar, müsaade etmiyordu ki, şöyle biraz yükselsin. Hırçın rüzgar, güneşe hasret saçlarını bir sağa bir sola oynayıp dağıtsın. Sadece ayaklarını bağlamıyor, kalbine de yük oluyordu bu ağırlıklar. Üstelik iyiliğin tanımında, onlara iyilik ve hürmeti en ön sıralara koyup O’nu baskı altına alıyordu mevcut geleneksel öğretiler.
O’na mı sormuşlardı dünyaya getirirken ki onlara borçlu olsundu! Şehvetlerini tatmin etmenin faturasını O’na yüklemeleri haksızlıktı! Hem O’na hiç sıcak davranmıyordu babası. Zorbanın tekiydi. Annesiyse hep bir nasihat halindeydi. Boğuluyordu, özgür olmak istiyordu.
‘Çocukluk Cenneti’nden çıkarılıp imtihan dünyasına indirileli beş yıl olmamıştı henüz. Ve henüz yumuşacık eli avuçlarımdayken, aynı yaşlara tekabül eden, benzer muhasebelerim ve fırtınalarımı dindiren, beni tatmin eden süreç ve sonuçla tanıştırmak istedim O’nu. Belki diner diye en kıymetlilere öfkesi. Bir farkla ki; ben, Yaratanımın kullarının hakkındaki hükmüne tam güvenip, sorularımın cevabını O’nun çizdiği sınırlar içinde arıyordum o yaşta. Oysa O’nun yaratıcıyla ilgili derin şüpheleri vardı. Benim, Rabbimin hükmünün kullarının faydasına olduğuna güvenim yani imanım tamdı. İman da güvendi zaten benim için. İmanım tahkik oluyordu bu şekilde. İçimdeki iki kişiden biri fütursuz sorular ve itirazlar boca ederken, diğeri bu iki sesli kişiliğimin, kimliğimle bağını koparmadan, olgun, sabırlı ve bilgece onu sakinleştirip ikna etmeye çabalıyordu. Başardı da sonunda.
Beni ne çok meşgul eden, ne çok istekleri vardı anne babamın. Oysa benin kendi adıma yapmak istediklerim, bunlar değildi.
Kur’an; Onlara iyiliği, hürmeti ve şükrü tavsiye ederken, sünnetteki ‘itaat’ kafamı karıştırıyordu. ‘’Ama babam bana zulmediyor ya Rasulallah!’’ diyen sahabeye, Allah’a şirk ve isyan olmadığı sürece: ‘’zalim de olsa …’’ diye ısrar ediyordu peygamberim. Evladına iyilik yapmak şöyle dursun, zulmeden anne-babaya tanınan bu imtiyazı kavramakta aklım zorlanırken, imanım; bilginin mercii Allah ve Rasulü’ne sonsuz güven içinde olmamı sağlıyordu.
İyilik yapmasalar, üstelik zulmetseler -geriye senin için yaptıkları sadece ‘dünyaya getirmek’ kalıyor- borçluydun. Ama neden! Biyolojik anne-babalığın küçümsendiği zamanımızda bunu anlamak gerçekten zor.
Çocukken ölenlerin, direkt cennete gideceklerini öğrendiğinden itibaren, çocukken ölmeyi istemiş biri için dünya hayatında yer almanın matah bir tarafı olamazdı ki kendini dünyaya getirenlere minnetkar olsun. Oysa şu muhasebelerin sonucu, ontolojik bir noktada var olmanın önemini işaret ediyordu. Varlık ne büyük bir lütuf olmalıydı ki, var eden, kendisiyle birlikte, başka değil sırf yokluktan varlık alemine taşıyan köprü olmaları sebebiyle anne-babaya şükrü buyuruyordu.
Baban topraktan yer içer, annen de. Varlık aleminde ismi anılmaya değmeyecek milyonlarca hemcinslerinin arasından sıyrılıp öne geçen anılmaya değmeyecek, babanın yarışmacı ve girişken tabiatından olma ibtidai seçilmiş varlığınla, alaka kurmasa o da anılmaya değmeyecek annenin sakin ve bekçi tabiatından olma ibtidai seçilmiş varlığın, bir hukuk tesis ederler ki, artık yok sayılamaz olursun. Dahası; anılmaya değer yaratıkların en şereflisi insan olursun. Bu zayıf halinle bir hukuk kesbedersin. Varlığına kasteden, katil olur. Miras nedir bilmezsin ama mirasçı olursun… Yokluktan varlığa, Esma’yı öğrenmeye aday olursun. Kulluk denilen, ‘Rabbinin Esması’nın tecellisine ayna olmak’ gibi öyle büyük bir varlık sebebin vardır ki artık, melekler önünde eğilir. Varlığın anlam ve değer kazanır.
Varlık, ne şükredilesi bir lütuftur ki, seni yokluktan varlık alemine taşıyan köprü olan anne-babana da şükretmeden yoktan var edene şükrün muteber olmaz. Velev ki zulmetsinler.
Var olmasan, Rabbini tanımaya, Esma’sını bilmeye aday olmayacaktın. Artık varlık aleminde yer almakla muteriz melekleri tesbih ettiren bir haberciliğe adaysın Esma’dan. Rabbin sana muhtaç olmadığı halde Esma’sını ne şeref! sende tecelli ettirip bilinmeyi istemiş.
‘’Ama’’ demişti daha çocukluktan Cehennem korkusundan ölümle ünsiyet kurmuş ses. ‘’ Beni büyük bir tehlikeye attı anne- babam. Büyük risk; ‘var olmak’. Ya Cehenneme…’’.
‘’Hayır hayır o Rabbine zatında ve Esmasında şerik koşan, hakikati tersyüz eden, bir de yaratılmışların en şereflisi insanın varlığını ve varlığın Esma’ya ayna tutan anlamını hiçe sayan, zulmedenler için. Geri kalanın; ‘Rahmeti gazabını aşmış Rabb’inin engin merhametinden mutlaka bir payı vardır. Sen rabbinin esmasıyla ünsiyetini sağlam tut. Rahim olan Rabbinin en son cennete girecek olana cömert muamelesini hatırla. Öyle ki, zalimlere hazırladığı o akla hayale sığmaz Cehennem, mazlumlara merhametinin nişanesi.’’
Var olmak lütfu, bütün riskler bir tarafa, çokça şükrü gerektirir. ’İman, en büyük nimet’ denir. Oysa var olmasan iman da edemezsin. Duymuyor musun başına gelmeyen kalmamış, dünyalık her şeyden yoksun Gazze’nin yankılanan hamdini! Var olmak şükür için tek başına yeter ve değer sebep. Rabbine yaklaştıracak vesileler aramayan, var oluşunu kıymetli bilip şükretmeyen kimseye varlığının aracısı anne babasını bırak, en ufak sıkıntılar yük gelir. Anlam veremediği varlığının bir cüz’ü olan öz canı bile yük olur. İntihar ne büyük şükürsüzlüktür.
O halde; beni yokluktan, Rabbimin Esmasına tecelligah olarak yaşadığım ve öldüğüm varlık alemine taşıyan köprü olmalarından başka hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan anne- babama müteşekkirim.
Varlık alemine taşıyan valideyn bunca şükre değerse, yoktan var eden Halik, Bari’, Musavvire hakkıyla şükretmek ne mümkündür ki!
Allah Teala: ‘’Davud ailesi şükredin! Kullarımdan şükreden azdır’’ deyince, Davud(a.s.): ‘’Rabbim nimet de senden, şükür de senden iken sana nasıl hakkıyla şükredebilirim!’’ diye cevap vermiş. Allah Teala: ‘’Şimdi beni hakkıyla bildin, tanıdın’’ buyurmuş.
O halde: ‘’…bana ve anne-babana şükret. Dönüş banadır.’’ ( Lokman Suresi 14. Ayet)
Ayşe Küçükşakalak As