Nilgün Kılıç 28 Şubat sürecinde başörtülü olduğu için öğretmenlik görevinden ihraç edildiğinde eşi yirmi gün önce vatani görevini ifa etmek üzere askere alınmıştı. Meslekten atıldığını ilk günlerde ailesine bile söyleyememişti.  Gazeteci Ahmet Şükrü Kılıç’ın eşi Nilgün Hanım ile talebelik ve öğretmenlik yıllarını, meslekten nasıl ihraç edildiğini ve mücadele dönemini konuştuk.

ÖMRÜMÜ BİSİKLET SPORUNA VERDİM ÖMRÜMÜ BİSİKLET SPORUNA VERDİM

Sizi tanıyabilir miyiz; nerede ve ne zaman dünyaya geldiniz, hangi okullarda tahsil gördünüz?

İsmim Nilgün Kılıç. 1969 yılında Rize’nin Ardeşen ilçesinde dünyaya geldim. Aslen Trabzonluyum. İlkokul ve ortaokulu Ardeşen’de, liseyi Trabzon Ticaret Lisesi’nde okudum. Üniversite tahsilimi Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladım. 2022 yılında da Selçuk Üniversitesi’ne bağlı Mevlânâ Araştırmaları Enstitüsü’nde yüksek lisansımı tamamladım.

Lise ve üniversite yıllarınızda okullarda başörtüsü sorunları yaşanıyor muydu? Bu hadiseler sizi nasıl etkiledi?

Lise yıllarımda daha çok sağ-sol davaları vardı. Başörtüsü ile ilgili yaşanan spesifik sorunlar vardıysa da ben ve ailem bu gibi şeylere uzak olduğumuzdan dolayı haberdar olduğum bir olay hatırlamıyorum.

Öğretmenliğe ne zaman ve nerede başladınız? Hangi okullarda görev yaptınız?

Benim öğretmenlikten önce memuriyet geçmişim var. 1990 yılında Trabzon’da Orman Bölge Müdürlüğü’nde memur iken üniversite kazanarak Konya’ya geldim. Öğrenciyken memuriyetim de devam etti. Konya Orman Bölge Müdürlüğü’nde memur olarak görev yaptım. Bu kurumda memuriyetim devam ederken üniversite ikinci sınıfta tesettüre girdim ve dördüncü sınıfta da evlendim. Çok çalışkan bir memurdum. Çalıştığım kurumun personel bölümünde arkadaşlarım vardı. Onlardan rica edip, özlük dosyama gizlice baktım. Birlikte çalıştığım müdürüm de çok çalışkan ve başarılı olduğum ile ilgili notlar almış. Çok mutlu olmuştum.

Kendi müdürümün izinli olduğu bir dönem, başka bir şube müdürü ile iş konusunda konuşuyorduk; söylediği bir şeyi anlık olarak anlamamıştım. “Pardon dedim. Bunu bir kez daha söyler misiniz?” Başörtümü göstererek, “Başında bu varken anlamaman doğal” dedi. Başörtüsüyle ilgili aldığım ilk tepki budur.

Üniversite öğrencisi olduğum 1991-1995 yılları arasında Selçuk Üniversitesi’nde başörtüsü sorunu yaşamadım. Bilâkis başörtülü olmanın değer kazandırdığı bir anlayışın hâkim olduğu ortamda geçti öğrenciliğim.

Memuriyet döneminizde başörtülü bir öğretmen olmak sizin için ne gibi zorluklar getirdi? Hakkınızda ne gibi yasal işlemler yapıldı ve sonuçları nasıl oldu?

Ne zaman 1997 yılında memuriyetten öğretmenliğe geçtim, sorunlar büyüyerek çoğaldı. Tansu Çiller ve Erbakan Hoca’nın ortak olarak kurdukları Refah-Yol dönemiydi. Öğretmen olarak ilk tayin yerim Konya, Kaşınhanı kasabası, Cumhuriyet İlkokulu idi. Çalıştığım okula neredeyse her hafta müfettiş geliyordu. Müfettişlerden birinin adı Cemal Cansız’dı. Çok meşhur bir müfettişmiş, sonradan öğrendim. Kimsenin gözünün yaşına bakmadan, doğru mu yanlış mı tartmadan emir kulu olarak görevini yapıyordu. Biz de emir kulu (!) olarak üstümüze düşen görevi yapıyorduk tabii ki. Başörtülü başka arkadaşlar da vardı. Onlar peruk takmayı veya okulda iken başörtülerini çıkartmayı tercih etmişlerdi. Sadece benden ötürü okula gelen müfettişlerin ayağını okuldan kesmek için müdürümüz Abdullah Bey, işlemleri hızlandırdı vereceği bütün cezaları verdi ve tayinim Konya kırsalında bulunan Kovanağzı mevkiindeki Ayşe Sönmez İlkokulu’na çıktı.

Oradaki müdürümüz Şakir Bey de en az Kaşınhanı’ndaki müdür kadar dindardı. Bir gün beni, eve gelmek için dolmuşa binmek üzereyken hizmetli ile okula geri çağırıp, sarı zarfı elime tutuşturdu. Vermek için yarını niye beklemediğini sorunca “Belki müjdeli bir haber vardır, mahrum kalma diye acele ettim” dedi. O sarı zarfın içinde görevden atılma emri vardı ve o bunu biliyordu. Daha önce zaten hızlıca uyarı, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması gibi kronolojik hiyerarşiye uygun olarak bütün cezalar verilmişti. Müjdeli haber zarfı elime verildiğinde tarihler Aralık 1997’i gösteriyordu ve eşim 20 günlük askerdi.

Böylesine çetin bir süreçte eşini yirmi gün önce askere göndermiş bir hanım olarak, ne tür zorluklar yaşadınız? Mağduriyetiniz karşısında ailenizin, arkadaş çevrenizin, özellikle de başörtüsü zulmüne karşı mücadele eden sivil toplum örgütleriyle bu mücadelede sembolleştirilen insanların size ne tür yaklaşımları, destekleri oldu?

Evet. Eşim askere gidecekti, ben nasıl olsa çalışıyordum. Ona ben para gönderecektim, evi ben çekip çevirecektim. İnandıklarımızla yaşadıklarımızın çakıştığı zamanlardı. Eşimle bir telefon görüşmemizde “Belki benden dolayı senin de askerliğine son verirler de, döner gelirsin bir an önce” diyerek şaka yapmıştım. O sırada, eşim Konya Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı için Koski Lojmanları’nda oturuyorduk.  

Aileme görevden atıldığımı ilk zamanlarda söyleyemedim. Bunu neden yaptığım konusunda karşılıklı anlayış seviyesinde değildik. Ben yeni görevden atıldığım sırada annem Trabzon’dan Konya’ya bizi ziyarete gelmişti. Sabah çocukları ona emanet edip okula gidiyormuş gibi evden çıkıp, bir iki saat dışarıda oyalanıp, varsa işlerimi halledip eve geliyordum. Bugün olsa rahatlıkla direkt olarak söylerdim ama o günlerde böyle yapmam gerekiyormuş demek ki.

Tabii ki 28 Şubat kararlarından nasibini alan biz memurlar değildik sadece. Yüzlerce lise ve üniversite öğrencisi, asker, polis, dindarlık adına ne kadar emare taşıyan varsa herkesin hayatı alt üst olmuştu. Evindeki takvimde cami resmi olandan tutun da, duvarındaki tabloda “Elif” , “Vav” olan herkesin canını yaktılar, işlerinden ettiler, ekonomi bozuldu. Ticaret erbabı olanların işleri battı, bu yüzden intihar edenler bile oldu.

Özelde biz öğretmenler, memurlar maalesef herhangi bir sivil toplum kuruluşu çatısı altında bir araya gelemedik, tanış olamadık, dertleşemedik, örgütlenemedik. Bu postmodern darbeye karşı boynumuzu eğmek zorunda kaldık. Tabii ki o dönemde sosyal medyanın bugünkü kadar etkin ve yaygın olmamasının da bunda rolü var. Yapılan eylemler, protestolar da oldu. Fakat karşılığı; karşısındakinin vicdanı, entelektüel seviyesi, insanlık namına gösterebildiği cesaretin ölçüsüyle sınırlı kaldı. Herkes korkuyordu, dindar hocalar aynı inanç düzleminde olduğu öğrencileri sınıfa almaktan korkuyordu. Amirler, müdürler dindar memur, öğretmen çalıştırmaktan korkuyordu. O dönemin en aktif darbe düşkünü rektörleri İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdaroğlu, diğer rektör Kemal Gürüz, ikna odalarının başrollerini üstlenen Türkân Saylan, Nur Serter gibi isimler şimdilerde “Allah imansız gitmeyi nasip etsin” diye dua ettiklerimizdendir. Bunlara dönemin Milli Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay’ı da eklemek gerekir. Kendisi 1999 yılında intihar teşebbüsünde bulunmuştu.

Öğretmenlik yapamadığınız yılları nasıl değerlendirdiniz?

O yılların en büyük tesellisi emir kulluğuna bağlı olarak verdiğim kararın rahatlığı olmuştur benim için. Ayrıca çocuklarımın da ilkokul, ortaokul okudukları yıllara denk düştüğü için çocuklarla ilgilenmiş olmak benim için şans olmuştu. Fakat ekonomik sıkıntıların da had safhada yaşanmış olduğu yıllardı. Eşime; “Herkes ev, araba alıyor; biz zor geçiniyoruz” diyordum. O ise “Merak etme, her geçen gün cennette senin için yükselen bir ev yapılıyor” diyordu. İnşallah öyle olmuştur. Lâkin hâlâ öyle söylüyor J

**

Devamı Pazartesi günü  yayınlanacaktır....

Kaynak: Mustafa Güden