Perihan Akçay kalemi ve kelamı güçlü yazarlarımızdandır. Elli yıldır kalemi elinden düşürmeyen Perihan Hanım ile söyleşecek çok konu vardı ama birkaç yılın ardından yen fırsat üretebildik. Uzun bir sohbetin girizgâhı kadar bir fasıldır bugüne damlayan. Bugünlük biraz yazı hayatının başlangıcından, biraz da ders notu vasfındaki hatıralardan konuştuk.

Sizi tanıyalım. Nerede, ne vakit dünyaya geldiniz?

11 Aralık 1958 Konya doğumluyum. İlkokulu Meram Şükrü Doruk İlkokulu’nda, ortaokulu Kız Sanat Enstitüsünde ve liseyi Atatürk Kız Lisesi’nde tamamladım. !975’de Ankara’da fakülteyi kazandığım halde, okulu bitirmem mümkün olmadı. Çünkü birinci sınıftayken evlenmiştim. Yıllar içinde sürekli bebeklerimi kaybettiğim için ne yazık ki okuluma devam edemedim. Kısmet işte! Aynı üniversiteyi aftan yararlanarak, kırk yaşımdan sonra tekrar kazanmak nasip oldu. Evlilik ve evlatlık yükümlülüklerim arasında tahsil yapmak zor oldu elbet.  Ancak sekiz sene sonra, 52 yaşımda Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olabildim şükür. 2010 Yılında… Çocuklarım yaşında öğrencilerle aynı sıralarda eğitim görmek benim için müthiş deneyimdi. Bu okulda günümüz gençliğini tanımak fırsatım oldu.

O günlere dair bir hatıranızı anlatabilir misiniz?

Okula ilk girdiğim günü çok iyi hatırlıyorum. Özde mazbut bir şehrin insanıyım. Çevremdeki gençler öylesine serbest tavırlı ve özgür giyimlilerdi ki, eşime ‘bu çocuklardan ne köy olur, ne kasaba’ diye sızlandığımı hatırlıyorum. Fakat yıllar sonra her biri gerçekten evlatlarım gibi oldular. Hatta mezuniyet günümüzde öğrenci şefi, yaşlı olmam nedeniyle mikrofonu bana uzatıverdi. Hazırlıksız olduğum için ailelerin de mevcut olduğu o çok kalabalık ortamda ne diyeceğimi bilemedim. Suskun halde, en önde oturan hocalarıma gülümsemeye çalışırken, birden sağ tarafımda diploma için sıra bekleyen öğrencilerden bir gürültü koptu. ‘Haydi Peri teyze’ diye çılgınca alkışlıyorlardı. İşte o an bu sevgi tezahüratı karşısında öylesine mutlu oldum ki… Onları ilk gördüğümde ne kadar yabancılık çektiğimi anlattım. Dedim ki son cümlelerimde; ‘Bu okula ilk geldiğimde sizler için bunlardan ne köy olur, ne kasaba demiştim. Her bakımdan kendi şehrimde alışık olduğum gençlerin profilinden çok farklıydınız. Ama sizleri seneler içinde, belki ailelerinizden bile daha fazla tanıdım. Bana güvendiniz. Sevgi, saygınız sonsuzdu. Hatta bir yazar olarak fikirlerimi gazetelerde, medya sayfalarınızdan öğrendiğiniz halde, zıt düşüncede olan arkadaşlarınız bile hürmetle dinlediniz beni. Artık diyorum ki. Sizlerden sadece köy kasaba değil, şehirler, devletler olur.’

Karşılarında ağlıyordum konuşmam bittiğinde. Bu öğrencilerle aramdaki güzel tabloyu, ardımızdan dekanımız Prof. Metin Feyzioğlu sonraki mezuniyet günlerindeki açılış konuşmalarında misafirlere de hep anlatmış. Sağ olsunlar!

Edebiyata ilginiz ne zaman başladı?

Altı yaşıma yeni girdiğim yıl ebeveynim beni kayıtsız olarak bir akraba öğretmenin sınıfına göndermişler. Çünkü bebek vs. hiç oyuncaklara ilgi duymadan, sürekli elimde defter ve kalemle karalamalar yaparmışım. Sanki gerçekten yazmış gibi güya babama o kâğıtlardan masallar okurmuşum. Bir sene sonra Meram’a taşındığımızda ilkokula kayıt olduğumda öğretmenim şaşırmış. Müdüre okuma yazmayı çok iyi bildiğimi, resim dahi yapabildiğimi söyleyince birkaç öğretmen karar verip, beni sınavla ikinci sınıfa aldılar. O sıralarda bu sefer gerçekten birkaç satırlık masallar yazdığımı gören babacığım, her şehir dışına çıktığında bana boyalar, hikâye ve masal kitapları getirirdi. İlkokul bitmeden iyi bir Kemalettin Tuğcu okuyucusu olmuştum. Ortaokulda ise kitaplara çok düşkün annemin de sayesinde yerli yabancı pek çok klasik eseri adeta ezberler gibi tekrar tekrar okurdum.

Çocukluk geçmişimizin bugünün mimarı olduğuna inanırım. Mesela ilkokul sıralarında annemin büyükannesi Şefika ninemiz bize çok sık yatmaya gelirdi. Bu hanım Çerkez asıllı, dindar bir kadındı. Beyaz tenli, güler yüzlü, boylu poslu cana yakın bir hatundu. Küçüklüğünden itibaren medrese eğitimi almış, Osmanlıca ve Arapçayı çok iyi okuyup yazan bu hanımı süvari kumandanı olan babası yetiştirmiş.

Şefika ninenin Hadim’li Kızıl Hasan diye anılan kocası şapka kanununa karşı geldiği için, kolluk kuvvetleri tarafından aranıyormuş. O sıralar Konya’da sayısız âlimin idam edildiği zalim dönem! Adamcağız aylarca ahırlarda saklanmak zorunda kalmış. Sonra Hacıveyiszade Üveys Efendinin oğlu İbrahim Efendi ile beraber Hicaz topraklarına göç etmişler. Medine’ye yerleşmişler. Kocası orada bir Suudi hanımı da nikâhına alınca Şefika Nine eşini affedememiş.

Ülkesine geri dönmüş. Lâdik’li Ahmet Hocanın müridiydi. Çok kitap okurdu. Biz çocuklar onun okuduğu kıssalara, Peygamberlerin hayatına bayılırdık. İlk dinî ve milli dersleri ondan aldık diyebilirim. Yalnız yaşar, ara sıra Medine’ye gidip, oradan mal getirip satar, çocuklarına torunlarına yük olmadan yaşardı. Ben ortaokuldayken bir gün bütün aileye komşusuyla haber gönderiyor, “Ölüyorum gelsinler” diye. Hepimiz acele gittik. Biz çocuklar evin bahçesinde fısıltıyla konuşup, üzgün oturuyoruz. Ölüm bize çok yabancı. Neneyi çok seviyoruz, çünkü o bize kitaplarıyla yepyeni dünyaların kapısını açan hanım. Yemekler yapmış “gelen çocuklarım” yesin diye. Yaşlı haliyle evini, hayat deriz hani, ön taşlık bahçesini tertemiz yapmış.

Üstelik arada bir yüzünü gösteriyor bize. Sapasağlam. Babam bir doktor getirdi eve. Doktor şeker hastası kadında tek bir rahatsızlık bulamayınca, annem onun yalnızlıktan bıktığını düşünerek evimize götürmek için yalvarmış. Nine kabul etmemiş. Yüklük denilen dolaptan paralarını sakladığı bohçayı indirmiş. ‘Bu paraların üzerinde insan resimleri var. O resimler yüzünden melek odama giremiyor. Alın bahçedeki çocuklara dağıtın’ demiş. Dışarıda annem o paraları dağıtırken nasıl sevinmiştik. Ardından içeriden ağır figan sesleri geldi. Ninemiz tekbir getirerek vefat etmiş meğer. Mekânı cennet olsun.

Birkaç ay sonra edebiyat hocamız bir kompozisyon ödevi verdi. Ailenizden bir ferdi tanıtın diye. Ben ninemin ölüm gününü yazmıştım. İşte kalemle yakın dost olmamı sağlayan ilk yazıydı o. Hocam okullar arası yarışmaya yollamış. Bir dolma kalem kazanmıştım. Lisede de yazmaya devam ettim. İkinci senemde bir arkadaşımın Milli Gazete’ye Din Dersinde yazdığım bir yazıyı göndermesiyle de yazarlığa ilk adımımı atmış oldum. Tarihini hiç unutamam. J (11 Nisan 1975- Gerçek Aşk)

Ne güzel; bir çocuğun hayatına, ninesinin nurlu ellerinin dokunması. Allah rahmet eylesin ninenize Perihan Hanım.

Bazen bir yakınınızın, küçüklüğünüzde sizin lehinize yaptığı bir hareket ya da davranış yaşamınızda öyle büyük bir sonuca yol açar ki, o kişiye ömür boyu minnet duyarsınız. Düşününüz, Yaratıcı’nın ikramı bir dünyadasınız. Size bahşedilen ömrün her saniyesini dolu dolu geçirmek azmindesiniz. Arzunuz nice kötülüklerin kol gezdiği yeryüzünde, iyilik ve güzelliğin taraftarı olarak yaşamak. Ne yazık! Bütün ulvi mefkurelerinize rağmen, bir yerden sonra hayat rutinleşiyor. İnsanlık hayrına çırpınma çabalarınız, hayallerinizle sınırlı kalıyor. Ama kitaplara sevdalıysanız… Onların olağanüstü yardımıyla hayatınız renkleniyor, zenginleşiyor. Sanırım bu gerçeği çok küçükken keşfetmiş olmalıyım ki. Kitaplar benim için geceleri gördüklerimden ayrı gündüz düşlerim gibiydiler. Rüyalarımı nasıl sabahları ailemle paylaşmada sabırsız isem, gün ortasında da bir odası yüzlerce kitapla dolu teyzemin evini ziyaret etmek için can atardım. Orası kerpiçten yapılmış, eski bir Konya eviydi.

Kapısının kül rengi sadeliği hala tüm canlılığıyla bu yaşımda gözlerimin önünde. Altın Çeşme diye bilinen büyük çeşmeyi görür görmez, gideceğim mekânın ferahlığı benliğimi sarıverirdi. O aşı boyalı eve kanatlanır uçardım. Ah rahmetli teyzeciğim. Eşinin çalışma odasında vakit geçirmem için bana verdiği özel izin, kitaplara olan sevgime değer verdiğinin bir göstergesi gibiydi. Arka bahçede kardeşlerim ve akraba çocukları koşup oynarken, ben de dışarıya çıkmaya can attığım halde, teyzemin beni o hazinelerle yüklü odada yalnız bırakması harika bir ödüldü.

Amerikalı beyaz adamın Kızılderili mazlumların topraklarını nasıl işgal ettiklerini, yaptıkları vahşilikleri o odada öğrendim. Afrikalı zencilerin köylerinin yakıp yıkılarak, köle olarak gemilerle kaçırılarak yeni kıtada satıldıklarını da… Mekke çöllerinde yetim dünyaya gelmiş bir Yüce Peygamberle tanışmak göz yaşartıcıydı. Nene hatunları, Orta Asyalı Kürşadları tanımak da öyle. Hâsılı, ileriki yıllarda, insanların uykulara daldığı karanlıklarda beni diri tutup, sürekli yazı ve resimle uğraştıran ruh gücümü, o kitaplar arasında kazandığıma inanıyorum Mustafa Bey.

Bugün dikkat ediniz! Çocuklarımızı teknoloji esir almış halde. Akıllı telefonlar yüzünden akılları çoraklaşmış gibiler. Onların kitapların dünyasına dalıp, hayal etmeye; baz istasyonlarının çekim alanı dışında fikir üretmeye hevesleri bile yok. Hatta gençlerimizin eğitimleri için zaman harcayarak, mazilerini istikballerine bağlamaya muktedir teyzeleri, enişteleri de yok. Yavrularımızın ilhamlarla, tesadüflerle değil de, çok okuyup düzenli çalışmakla birey olabileceklerini onlara öğretecek büyüklerden mahrum kalmaları ne acı değil mi?

Haklısınız! Şu an Mübarek Ramazanın son günlerini yaşıyoruz. Acaba bu vesileyle vereceğiniz mesajlar var mı?

Doğru, bu muhterem son on günü içerisindeyiz. Eski bir dostumuz bizleri sıklıkla uyarır. ‘Ramazanda bilhassa son on gününde gönülleri ihya eden bir rahmet yağmuruna her an hazır olmak lazım. Ne zaman yağacağı hiç belli olmaz.’ diyerek. Ömürlerimiz akıl almaz bir hızla tükenip gidiyor. Yorucu bir yürüyüş. Fakat İslam gönüllülerine bu yürüyüş esnasında öyle güzel bir dinlenme fırsatı veriliyor ki, işte bu Ramazan’dır. Onun güzelliğinden sonsuzca yararlanan insan, malum yöndeki yoluna şevkle devam ediyor. Ben bu ayı ruhlarımız için mükemmel bir tedavi seansı olarak görmüşümdür hep. Yılda binlerce ekmeğin çöpe atıldığı bir ülkede yaşayan bizler, kurumuş dudaklarımızla bir damla suyu içmek için iftarı beklerken, nice nimetlerin şükrünü eda edemediğimizi idrak ediyoruz.

Mustafa Bey, yıllardan beri dikkatimi çeken bir şey var. Tanıdığım pek çok güzel insan hep bu mübarek ayda ahirete, güzel atlara binip gittiler. Hakikaten enteresan. İnsan elinde olmadan, Ramazan’ın gönlü güzel imanlı Müslümanların Rablerine kavuşmak için acele ettikleri bir ay olduğunu düşünüyor. Mesela vaktiyle öyle bir yaşlı insan tanıdım ki Vadi-i Meram’da yaşardı. Dere Mahallesinde. İlla ki Ramazan ayında ölmeyi dilerdi. Lâkin Ramazan sonu bayrama erişildiğinde, bu ulvi hayalini başka baharlara ertelemek ağrına giderdi. Böyle durumlarda yakınlarımız; ‘Vahit Dede yine kaçırdı treni. Kaldı dünyada yaya.’ diye şaka yaparlardı. Ama nedense ben onun bu hayaline çok inanır, saygı duyardım. Bu nedenle onun evine en çok Ramazanlarda uğrardım.

Neyse. Son gidişimde biz bahçelerinde hanımıyla sohbet ederken dede yanımıza geldi. ‘Kalk hatunum. Mahalleliye haber ver. Onları evimize buyur et de helalleşeyim.’ Nine hayli ciddiye aldı. ‘Bu sefer gidiyor Allaha havalem.’’ dedi. Bizi komşulara gönderdi, gelmeleri için. Sonra duyduk ki, o gece ışıkları hiç sönmemiş yaşlı çiftin. Ama ölen giden yok. Üç gün sonra hiçbir rahatsızlık belirtisi görülmeyen Vahit Dedeye karısı dayanamayıp sormuş. ‘Hay koca, bu sefer konu komşuyu da telaşeye gark ettin. Hani gidiyordun? Milleti niye üzersin? Senin başın dahi ağrımıyor ki! Mevlevi Dedesi; ‘Sus hatun, saygılı ol! Cumayı beklerim.’ O cumaya kadar üç gün boyunca yine evleri çok kalabalık. Herkes merakla bekliyor. Tam Cuma salaları verilirken, huşu içinde abdest alan dedeye karısı seslenir. ‘Şu yolculuğunun saatini bari söyle koca!’ İhtiyar: ‘ Sus hatun. Hürmetli ol! Melekler önce birdi, sonra üçleşti. Ecel saatimi beklerler.’

Dedenin bir elbisesi vardı. Gençliğinde o üzerindeyken uyuyakalmış. Rüyasında Veysel Karani Hazretlerini görmüş. Bayramlarda mübarek gecelerde o yamalı elbiseyi sırtından asla çıkarmazdı. Bir de her Cuma at arabasına binip, bahçelerinin semerelerini ev ev dağıtırlarken. Ta gece yarılarına kadar bu zahmetli yolculukları sürer, giderdi. O Cuma vakti hu diye diye seccadesine yöneliyor dede. Karısı ardından sesleniyor. Çok safiyane bir sesle; ‘Hay koca, melekler zemzemle terk-i cihan eylemen için iftarı bekleseler ya! Dedenin cevabına bakınız Mustafa bey! Hüzünlü sesle cevap veriyor; ‘Ötelerde benim için iftar hazırlığı yapan dostlarımı gücendirmek olur mu? Şu fani âlemin bir kez daha nimetinden yararlanıp da ne yapayım Hatun!’

Gençlerimiz hem  umut hem gelecek Gençlerimiz hem umut hem gelecek

Allahu Ekber diyerek namaza duruyor. Daha ilk secdesini yaparken de ruhunu teslim ediyor. Allah bu iki güzel insanın kabirlerini nur eylesin.

Ramazan için iki anım daha var ki bunlar önemli. Ramazan ayların sultanıysa, ona saygıda kusur etmemek gerekir. Tamam, oruç tutmuyor olabilir bir insan. Ama tam iftar saatine yakın zamanlarda bile, millete göstere göstere yollarda yiyip içmek çok kötü. Yıllar öne anne sevgisiyle bağlandığım komşumuz Alman kadın ve akrabam olan eşini yemeğe götürmüştük. Elizabeth yaşlı ve ağır şeker hastası olduğu için insülin iğnesini yapsın diye çorbasını ısmarlıyorduk ki, sert dille bize engel oldu. ‘Muhammedilere saygısızlık yapamam’ diyordu. Birkaç dakika sonra daha ezan okunmadan diğer masalarda yiyip içenleri görünce, aniden yerinden kalkıp onları Almanca azarlamaya başladı. Hiç unutmam. Birileri ‘ne diyor len bu gavur’ diye seslendi bize. Eşim; ‘Bu hanım Hristiyan. Sizlerin Müslüman olarak nasıl böyle iftar saati gelmeden yemek yiyebildiğinizi ayıplıyor’ demişti.

Bir de Hicaz topraklarında bir olay yaşadım ki, son nefese kadar unutabileceğimi sanmıyorum. Yıllar evvel yine bir Ramazan günüydü. Mekke’de ikamet eden Türk dostlarımız tarafından iftar yemeğine davet edilmiştik. Siz de bilirsiniz. Bu mübarek beldede adettendir. Mekke ve Medine’nin yerli halkı Umre için gelen misafirlere, akşam ve yatsı arasında iftar sofraları açarlar. Zengin fakir her Müslüman bu ikramlardan sebeplenir. Akşam namazı öncesi kendimizi Kâbe çevresinde muhteşem bir sofrada bulduk. Yemekler ise harikaydı. Bizim usulle yapılmış dolmalar, salatalar, börekler, tatlılar vs… Bir de tam sofra ortasında büyük bir tepsi içinde pilav ve üzerinde kuzu etleri. Manzara iştah açıcıydı. Sofrada sadece sekiz on kişi vardı ve bu yiyecekler gerçekten çok fazlaydı. O sırada daha iftara birkaç dakika varken iki Pakistanlı kadın ellerinde kâğıt tabaklarla yanımıza geldiler. Tepsiden birkaç kaşık pilav ve et istiyorlardı. Davet sahipleri iki yoksulun isteğini reddettiler. Lâ Lâ diyerek. Pakistanlıların sofrası oldukça kalabalıktı. Sofralarında ise hurma ve zemzemden gayri bir yiyecek görünmüyordu. Üzüntüden o kızgın güneş altında susamış dudaklarıma zemzem hariç hiçbir yiyecek için elim gitmiyordu. O hengâmede sofrada aç kaldığımı da kimse fark etmedi.

Yemek sona erince kocaman poşetler içinde sofradaki yiyecekler dökülmeye başlandı. Tam pilavlı et de çöpe gidecekken kalkıp ellerinden aldım. ‘Pakistanlılara vereyim de sahurda yesinler.’ dedim. Sabırsızca o ağır tepsiyi yüklendiğim gibi yandaki sofra başına gittim. O iki hanım bana yardım edip, tepsiyi almak için hemen kalktılar. Hem de çok sevinerek. İşte o an yaşlı bir hanım aniden ayağa kalktı. Kızgın bir sesle, İngilizce olarak bana hitaben dedi ki;

‘İftardan önce verseydiniz bize helaldi. Oruçtuk, açtık istedik. İki tabak ikramı reddettiniz. Şimdi doyduk Elhamdülillah. Sizin yemeyip de çöpe döktüğünüz yemek bize ikram olmaz, haram haram bu!’ Dizlerim titreyerek o tepsiyi nasıl geri götürdüm, aklım ermiyor. Paylaşmak ne kadar kutlu bir erdem. Mustafa kardeşim, işte bu hakikati her daim özümde hissetmeyi şiar edinmişsem, bunu o gün o yoksul Pakistanlılardan öğrendim. İkram ve infak… Hayatlarımıza değer katan iki haslet. En çok da bu mübarek Ramazana yakışan iki kıymet…

Hakikaten doğru! Fakat bu röportajımızda murad ettiğimiz her şeyi konuşamadık. Bayramdan sonra yeni bir fasılda devam ederiz inşallah. Teşekkür ederiz Perihan Hanım. Hayırlı Ramazan Bayramı diliyoruz.

Eyvallah efendim. Ben de mukabil teşekkürle hem sizin hem de kıymetli okurlarımızın bayramını kutluyorum.

Kaynak: MUSTAFA GÜDEN